Hikaye Zamanı

kısmetinde ne var sa o gelir başa

                                              kısmet   

Acelesi oldugunu onu görür görmez anlamistim. Sağanak halinde yağan yagmura
aldiris etmiyor, ezilmis haline ragmen saga sola kosuyordu. yanina sokularak:


"Hayrola teyzecigim" dedim "Bir derdiniz mi var?...Sicak bir tebessümle,
"Buralarin yabancisiyim evladim. Hastane tarafina gidecek bir araba ariyorum" dedi...
"Biraz beklersen ayni dolmusa binebiliriz" dedim. " oraya gldigimizde size haber veririm"..
Tesekkür ederek yanima yaklasti ve kücük bir cocuk gibi semsiyenin altina girdi.
Nur yüzlü yagmur damlaciklariyla islanmis ve yanaklari pembe pembe olmustu.
          - "Torunlarimdan biri menenjit gecirdi" diye devam etti
"ziyaret saati bitmeden ugramak istemistim"..
- "20 dakikaniz var" dedim.
"Hastane yakin ama bu havada araba pek bulunmuyor..."
Duraga herkesden önce geldigimiz icin dolmusa rahatca binecegimizi saniyordum.
Ancak araba yanastiginda arkamizda duran 4-5 kisinin bir anda hücum
ettigini gördüm. Iceriye dolusan ve arkadas olduklari her hallerinden belli
olan adamlara;
-"Önce biz gelmistik. Sirayi bozmaya hakkiniz var mi?" dedim. Ön koltuktan oturani;
-"hak istiyorsan, Hakkari`ye gideceksin arkadasim" dedi.
"Hem oradaki haklardan K.D.V de alinmiyormus"...
Bu laf üzerine attiklari kahkahadan bindikleri araba sallanmis
sinirlerim allak bullak olmustu. Sakinlaemeye calisarak:
-"Ben biraz daha bekleyebilirim"dedim.
"Ama su ihtiyar teyzenin hastaneye yetismesi gerekiyor"...
Bu defa söför lafa karisarak;
-" Teyzenin arabaya ihtiyacı yok be kardesim" dedi.
"okuyup üfledimi hastanaye ucuverir"...
Tekrar kopan kahkahalarla birlikte araba uzaklasip gitti. Yasli teyzeye
baktim tevekkülle susuyordu. 5-10 dakika sonra gelen bir baska dolmusa
onunla beraber bindim ve söföre teyzeyi hastanede indirmesini söyledim.


           Yaşlı kadin, yapacagi ziyaretten ümitsiz görünmesine ragmen şikayet
etmiyordu. Üstelik trafik de yari yolda tikanip kalmisti. söför:
-"Yolun bu durumu hayra alamet degil. Sebebini anlasam iyi olacak"...
Arabayi calisir vaziyette birakip ileri dogru yürüdü ve sonra döndügünde;
"Kismete bak yahu" dedi. " Bizden önce kalakan dolmusa kamyon
carpmis"... Heyecanla:
           -"Bir sey olmus mu?... yani yarali falan var mi? diye sordum.
"Dolmusta bulunanlari, teyzenin gidecegi hastaneye kaldirmislar"...
Göz ucuyla yasli kadina baktim. solgun solgun dudaklariyla bir seyler
mirildaniyor ve sanki onlar icin dua ediyordu. Söför koltuga Yavasca
otururken: 
           -" Kismet iste" diye tekrarlayip duruyordu. " sen kalk koca bir kamyon la carpis.
Hemde Türkiye`nin öbür ucundan HAKKARI plakali bir kamyonla..."

ACABA KALBİM TEMİZ DEMEK YETERLİ Mİ

 
ACABA KALBİM TEMİZ DEMEK YETERLİ Mİ
KİMİMİZ kalp temizliğini sadece, insanlar hakkında bir kötülük düşünmemek, yahut da yardımsever olmak gibi çok basit bir mânâda anlıyorlar.Bununla da kalmayıp, insanlara iyi davranmakla, Allah’a ibadet mükellefiyetinden kurtulduklarını zannediyorlar. Bu, şeytanın bir desisesi, nefsin bir oyunudur.

Bu kişiler namaz kılan, ibadet eden bir mü’minin günlük hayatında İslâm’ın ruhuna ters düşen ve diğer insanlara zarar veren bir takım noktalar tespit ediyorlar. Bunları öne sürüyor ve “Bu adam namaz kılıyor ama, şu hataları da işliyor, ben ise, onun düştüğü hatalmekke hacıbelli ara düşmüyorum. çünkü benim kalbim temiz!” diyerek kendi ibadetsizliklerine, onun kusurlarında bir özür kapısı bulmaya çalışıyorlar.

Bu tip yanlış değerlendirmeler sadece namaz kılmayanlara mahsus değil. Namaz kılan bir mü’min de İslâm’ın diğer emirlerini kendisinden daha iyi yerine getiren bir kardeşi hakkında benzer şeyler söyleyebiliyor.

Hidayet rehberimiz, Peygamber Efendimiz’den (asm) bir Hadis-i Şerif:

“İlk kez bir günah işlendiği zaman kalpte bir kara leke hâsıl olur. Eğer sahibi pişman olur tövbe, istiğfar ederse kalp yine parlar.”

Bu Hadis-i Şerif’den temiz ve selim kalbin, ancak günahlardan salim olan ve isyanlarla kararmamış bir kalp olabileceğini öğreniyoruz.

Farzlar te’vil kaldırmaz. Onlarda yanlış yorum yapmaya ve hakikatı saptırmaya kimsenin hakkı yoktur. Allah emretmiş, Resulûllah (asm) da bu emrin nasıl yerine getirileceğini bir ömür boyu mü’minlere öğretmiş, tâlim etmiş. Asr-ı Saadeti takip eden bütün asırlarda bu emirler aynen tatbik edilmiş. Her taraf câmilerle, mescidlerle, medreselerle, tekkelerle dolup taşmış. Derken âhirzamana gelinmiş. Dünyaya dalma, dinden uzaklaşma, sefahatta boğulma, menfaat peşinde koşma devri gelip çatmış. İbadet terkedilmiş, ilim bir yana atılmış, irfandan uzaklaşılmış. Bu bozuk atmosferde, nasıl olmuşsa olmuş, yeni bir grup çıkmış ortaya: Kalbi Temizler Ekolü.

Bunlar ondört asrın bütün mü’minlerine ters bir caddede yürümeye başlamışlar. Bu ekolün mensupları, kendi haklarında, tevbe kapısını âdetâ kapamışlar. Ben senin kalbine nasıl bakayım? Kalp manevî olduğu gibi, onun hassaları, lâtifeleri de manevî. Bunlar tezahür olmadan, açığa vurulmadan nasıl bilinebilir!?

Karşınızda açlıktan inleyen bir zavallı. Ve yanıbaşında para küpü denecek kadar zengin biri. Niçin bu adama yardım etmiyorsun diyecek oluyorsunuz:

“Yardım etmediğime bakma, benim kalbim şefkat dolu, merhamet dolu…” diye karşılık veriyor size.

Şefkat ve merhamet, kalbe ait güzellikler. Ama onlar, fukaraya serilen sofrada, yahut verilen sadakada kendini gösterir.

Takva, kalbe ait bir başka güzellik, bir başka kemâl. O da, günahlardan uzak kalmakla ortaya çıkar, bilinir.

İmanın da bir tezahürü vardır. Kişinin kalbindeki imanını diliyle de ifade etmesi gerekir. İman ancak böylece sahih olur. Dilden şehadet olarak dökülmeyen bir imanın varlığına nasıl hükmedilebilir?

Kalbin, Allah’ın emirlerine karşı itaatkâr olması da bir başka güzelliktir. Bu güzelliğin tezahürü, belirtisi, nişanesi, ispatı ise ibadettir.

Bir insan, namaz kıldığı halde nefsini yenememişse, işlerini Rabbinin emirlerine göre tanzim etmiyorsa, bu adam namazın hakikatına erememiştir. Ama o kul, bu hatasını namazı terkederek tedavi edecek değildir. Bunun yolu yine namazdan geçer.

Mizanda, zerre kadar iyilik de kötülük de tartılacak. Biz, “kalbimiz temiz” diyerek nefsimizi baş köşeye oturtup başkalarının günahlarına bakacağımıza, kendi noksanlarımızla ilgilensek ve onları tamamlamaya gayret göstersek o gün daha kârlı çıkarız. Biz o âlemde, başkalarının hatası nispetinde değil, kendi sevabımız miktarınca derece alacağız. Başkasının noksanlığı bizi yükseltmeyecek. Bu dünyada bile onun misâllerini yaşamıyor muyuz!?.. Bir meyveye elimiz erişmediği zaman, ayağımızın altına birşeyler koyuyor ve ona ulaşıyoruz. Yoksa, boyu bizden daha kısa olanlara bakmakla midemize birşeyler gitmiyor.

NOT: Bu yazı,

Alıntıdır aldıgım yerde; başkasından almış olabilir yazarı müracat ederse ismini ekleriz

HAMSİYİ BİRDE BÖYLE YESENİZ

Talebe her zaman cuma günleri hocasına gider,Hoca'sıda ona yarım ekmek arasında soganlı,domatesli ,acılı ve salatalı HAMSİ ikram edermiş.

Hoca'sının her ikram edişi sanki talebesi sorsunda; Bana nicin HAMSİ ikram ediyosun,ŞEKLİNDE İMİŞ

.Talebe bir türlü bunu merak edip sormamış. Talebe o kadar alışmışki HAMSİ ekmege ;cuma günlerini iple ceker olmuş.Hatta ve hatta artık dersleri degil talebe hamsi yi merak eder olmuş.Tabi Hoca bu durumu hemen anlamış.Talebenin derslere ilgisizliginden zaten başka bir sonuc cıkmaz ki...

Yine cuma günü gelip catmış. Talebe gelmiş her zamanki gibi Hoca'sının HAMSİ ikramını beklemeye başlamış.Gele gele bir tas corba gelmiş talebe corbayı icmiş.Dersi yapmışlar;amma talebe dersden hic bir şey anlamamış.Nasıl anlasın aklı alıştığı HAMSİ ikramında imiş.

Hoca bu; gün görmüş bilgili akıllı....Anlamış talebesinin aklının HAMSİ de oldugunu. Demişki talebesine sana bu günde HAMSİ ikram edecegim.Talebede bir sevinç bir sevinç ' Hoca'sı talebesine bu HAMSİ öteki HAMSİ lerden farklı demeyide ihmal etmemiş.Tabi talebesi farklı olsunda HAMSİ OLSUN diye düşünürken,

Hocası söze başlamış HAMSİ nin ilk harfi ( H ) hayatda önce bir Hedef'in olsun.ikinci harfi ( A ) hedefe giderken Azmin olsun Azim'siz Hedef boştur. ücüncü harfi ( M ) Azim'le Hedef'ine giderken Muhabbet'in olsun Muhabbet'siz sevgi'siz hicbir Hedef'e varılmaz.dördüncü harfi ( S ) Hedefine Azim'le Muhabbet'le giderken Sabr'ın olsun cünkü Sabır'sız her iş sahibine yüktür eza verir kişi vaz geçebilir.Son harfi ( İ )Hedefine Azim'le Muhabbet'le Sabır ile giderken mutlaka İstikrar şartdır İstikrar'dan yoksun her iş noksandır Hoca'nın sözü burda bitmiş.

Talebe hemen durum muhasebesi yapmış. demek ( H ) Hedef , ( A ) Azim , ( M ) Muhabbet , ( S ) Sabr , ( İ ) İstikrar , Ne kadar dogru diye düşünürken Hoca'sının `Bu HAMSİ'yi begendin mi sorusu ile düşüncelerinden sıyrılmış... Hoca'm bu güne kadar yedigim en güzel HAMSİ idi Allah sizden razı olsun demiş,

Kavuşmak hayal degil kavuşturan olursa

Elimde mercek, sınav kağıtlarını inceliyordum. Bu benim özel ilgi alanımdı. Yazılardan, öğrencilerin sınav esnasında ki heyecan durumlarını anlamaya çalışıyordum.

Çalışmamı bitirdiğimde teneffüs zili de çalmıştı. Masanın üzerini toplarken kapı vuruldu. Açılan kapının ardından, Meliha içeriye girdi. Belirli, belirsiz bir sesle:

-“Günaydın öğretmenim” dedi.

-“Günaydın, hoş geldin” dedim.

“Nasılsın?” diye soracaktım ama yüzündeki ifadeden pek de iyi olmadığı anlaşılıyordu. Onu ilk defa yalnız görüyordum. Senan’la ayrılmaz bir ikiliydiler.

Koltuğa oturmasını işaret ettim. Her zaman yaptığım gibi; “Tekrar hoş geldin, nasılsın?” diye sordum. Meliha’nın gözlerinde nem vardı. Bu güler yüzlü insanı, ilk defa kederli görüyordum. Süzülen gözyaşlarının arkasından, hıçkırıklar yükselmeye başladı. Meliha ağlıyordu.

Karabulutların arkasında bunalımlar geçirerek, çığlıklarla yeryüzüne doğru koşan, şiddetli yağmurları hatırlatıyordu, yanaklarından süzülen gözyaşları. Halım ıslanıyordu, hiç kurumazdı zaten. Gözyaşlarının oluşturduğu, ıslaklığa bakarken, “çocuklar ağlamasın” diye haykırmıştım. Ve bu yürek sızısını, kocaman bir tablo yaparak, odama asmıştım. Çocukların gözyaşı yine dinmemişti. Duvardaki çocuğun gözlerinin içine, gözyaşlarına bakarak ağlıyorlardı. Ve artık “öğretmenim, o çocuk niye ağlıyor? “diye sormayacaklardı.

Kendimi kötü, çaresiz hissettim. Eskiden beri, çocuk ağlamasına yüreğim dayanamaz. Çocukla beraber ağlayasım gelir. Ama ağlamamalıyım. Karşımdaki kişi, bana yardım almak için gelmiş. Ona yardım etmeliyim. Böyle durumlarda yapılacak şeylerden biri, sırtını sıvazlayarak, ona destek olduğunu belirtmektir. Bunu yapamadım. Susmasını beklemeye karar verdim.

Ağlamasını kesme girişiminde bulunmamalıydım. Ağlayarak, içini boşaltır, rahatlardı. Kayıtsız kalmış olmamak, iletişim kurmak için; selpak ve kolonya uzattım. Biraz sakinleşince:

-“Özür dilerim, öğretmenim. Kusura bakmayın” dedi.

“Özür dileyecek bir durum olmadığını, onu dinlemeye hazır olduğumu” belirttim. Senan’la kavga etmiş olabilecekleri fikri aklıma geliyordu. Ama zayıf bir ihtimaldi. Kavga etmiş olsalar, ağlayan Meliha değil, Senan olurdu. Çünkü Senan’ın “ağlamaya dünden razı” bir yapısı vardı. İçimdeki ses, “önyargı” diye bir hatırlatmada bulundu. Önyargılara kapılmamalıydım. Bu beni başarısız kılardı.

-“Babam, babamı özledim” diye mırıldandı, Meliha.

Bildiğim kadarıyla Meliha’nın babası yoktu. Annesi, üvey babayla birlikte yaşıyordu. Meliha ise anneannesiyle oturuyordu. Üvey babası, onu pek sevmemişti. Üvey babasını özlemiş olamazdı. O zaman rahmetli babasını, özlemiş olmalıydı.  Babası, rahmetli mi olmuştu? Bundan da emin değildim. Çünkü, bu konuda Meliha’dan herhangi bir şey duymamıştım. Uygun sözcüğü, soruyu bulmalıydım. Yoksa, iletişim kurulmadan biterdi. “Bıçak sırtı” deyimini hatırladım.

-“Babanı hatırlıyor musun?” dedim.

Meliha konuşmaya başladı. Babasını en son gördüğü günü anlattı. Onu en son mahkemede görmüştü. Ve o gün, anne-babası birbirlerinden ayrılmışlardı. Kendisi küçük olduğu için anneye verilmişti. Daha sonra, bir iki kez de telefon görüşmesi yapmıştı, babasıyla. Yaklaşık beş yıldır, hiç görüşmemişlerdi. Babasının nerede olduğunu, ne yaptığını bilmiyordu? Annesi gibi onun da evlendiği söylentisi vardı. Ama pek emin değildi. Kendisini hiç aramadığı için, ona kızgındı. Kızgın olması, onu özlemesine engel olamıyordu. Babasını özlüyordu. Hem de çok özlüyordu.

Doğru soruyu sormuştum. Meliha’nın konuşmasını sağlamış, gözyaşlarının müsebbibini öğrenmiştim. Şimdi ne yapabilirdim? “Babasından ayrı olan tek çocuk, kendisinin olmadığı” noktasından başlayarak, konuşmamı sürdürdüm. Meliha rahatlamıştı. Ancak sorun çözülmemişti. Her çocuk gibi, her insan gibi O da, babasını özlüyordu ve babası kayıplardaydı.

Meliha, rahatlamış, sakinleşmiş bir şekilde sınıfa giderken; getirdiği keder yükünü, benim odama, yüreğime bırakmıştı. Bu kederler yüreğimde birikecek, aynaya baktığımda, alnımda kırışık olarak gözükeceklerdi. Yıllar sonra eşim, “Bey erken yaşlandın. Yüzün kırış kırış” dediğinde ona gerçeği anlatamayacaktım. Ve anlatamamanın derdi de, bir kırışık olarak alnıma yansıyacaktı. Çocuğumun annesi, kadın programlarını seyrederken, ben odamı değiştirecektim. Duygusuz olma ithamlarını göğüslemeliydim. Çünkü artık alnımda kırışıklıklara yer kalmamıştı. Gerçek dünya da tanık olduklarım bana yetiyordu. Daha fazlasını kaldıramazdım.

Pencereden dışarıyı seyretmeye koyuldum. Söğüt ağacının toprağa doğru uzanan dallarına bakarken, İmam-ı. Rabbani Hazretleri’nin “Toprak ol ki, sende güller açsın.” sözünü hatırladım. Oradan ta İstanbul’a, öğrencilik yıllarıma uzandım.

Zihnimde bir ışık belirdi. Meliha’nın babası, en son İstanbul’dan aramıştı. İstanbul’da olabilirdi. O şehirde bir çok arkadaşım vardı. Belki yardımcı olabilirlerdi. Yakın arkadaşlarımdan İbrahim defterdarlıkta çalışıyordu. Yakup gazeteciydi. Ahmet ise öğrenciliğini devam ettiriyordu. Onları aradım. Durumu izah ederek, Meliha’nın babası Reva Bey’in ismini verdim. Reva Bey, geçmişte eğlence sektöründe çalışmıştı. Ayni işi devam ettiriyor olabilirdi.

Birkaç gün sonra İbrahim arayarak, bir telefon numarası verdi. O isimde dört kişi varmış. Hepsini tek tek aramış ve aranan kişi olması kuvvetle muhtemel olan şahısa ulaşmış.

Verdiği numarayı aradım. Telefonu bir bayan açtı. Niçin aradığımı izah etmeye başlamıştım ki, “Biz Kastamonuluyuz. Aradığınız kişi biz değiliz” diyerek telefonu kapattı. Sesinde bir telaş, korku vardı. Doğru iz peşinde olduğumuzu düşündüm.

Akşama doğru İbrahim tekrar aradı. Vergi kayıtlarında, aranan kişinin adresini bulmuştu. Adres, bir çay bahçesine aitti. Adresi, Yakup’la, Ahmet’e verdiğini söyledi.

Ertesi gün, öğledeen sonra Yakup aradı. Reva Bey’i bulmuştu. Reva Bey, bu duruma çok sevinmişti. O da kızına kavuşmak istiyordu.

Meliha ile telefonla görüşebileceklerini, bunun için saat dokuzda benim telefonumdan aramasını söyledim. Nöbetçi öğrenciyi göndererek, Meliha’yı odama çağırttım. Meliha gelince, kısaca durumu özetledim. Meliha, kulaklarına inanamıyordu. Şaka yapıp yapmadığımı sorup duruyordu. Şaka yapmadığımı anladığında, heyecandan tır tır titriyordu. Saat tam dokuzda, Reva Bey aradı. Telefonu Meliha’ya verdim. Meliha, ancak “Baba” diyebilmişti. Ağlamaktan konuşamıyordu. Ağlayarak odama geldiği günü hatırladım. Nasılda üzülmüştüm. İşte yine ağlıyordu ve bu kez ben seviniyordum.

Reva Bey, Meliha’nın telefon numarasını aldı. Akşama arayacağını ve en kısa zamanda da ziyaretine geleceğini söyledi. Onu asla unutmamıştı, ancak Meliha’nın sürekli adres değiştirmesi onu çaresiz bırakmıştı.

Meliha, bir yürek çırpıntısında babasına olan kızgınlığını unutmuştu. Onun mazeretlerini sorgulamıyordu bile. Babasını bulmuştu ya, artık yalnız değildi ya, gayrısının ne önemi vardı? Yaslanacak bir omuz, duru, sıcacık bir “kızım” sözcüğü dünyalara bedeldi. Artık onunda bir babası vardı. Yapayalnız, kimsesiz olmanın gırdabından kurtulmuştu. Uykuları bölünmeyecek, “baba, baba” diye sayıklamayacaktı. Okul toplantılarına babası gelemese bile, “benim kimsem yok” diye gözyaşlarını içine akıtmayacaktı. Bugün dünya bir başka güzeldi. Güneşi daha sıcak, yeşili daha canlıydı. Her zaman canını sıkan Kehribar’ı bile  kucaklayabilirdi.

Meliha sevinçten uçuyordu. Üzerime, teşekkürler yağdırıyordu. Bir insanın mutlu olduğunu görmekten, daha büyük bir teşekkür olamazdı. Ben teşekkürümü almıştım.

Bir yıl sonra Meliha ziyaretime geldiğinde, babasıyla beraber oturduğunu öğrendim. Liseye devam ediyordu ve hayatından memnundu.

Meliha’yı uğurlarken, içimdeki ses; “Kavuşmak hayal değil, kavuşturan olursa” diye tempo tutuyordu.

Varmısın... Başarı Yürek İster

BAŞARI YÜREK İSTER

 

            Ferrari’sini Satan Bilge’nin Ermiş, Sörfçü ve Patron isimli eserinde hayatıma anlam katacak bilgiler buldum. Her şeyi olduracak beş basit adım ilk uygulamaya koyduğum bilgilerdendi. Öğrenmek için çaba harcayan ve öğrenme yoluyla hayatını yönlendirmek isteyen öğrencilerinde yararlanacağı bir şekilde bu beş basit adımı yeniden ele alıp şekillendirdim.

            Ferrari’sini Satan Bilge’nin ve Öğrenme Ustası’nın bilgileri ışığı altında hedefinize yürüyor olduğunuzu görmek en önemli kazanımım olacaktır.

 

HER ŞEYİ OLDURACAK BEŞ BASİT ADIM:

 

1.      Vizyonu ifade etmek: Vizyonunuzu belirlerken cevaplamanız gereken üç önemli soru var. A- Hayatımın en yüksek amacı ne? B-Hayatımın bin numaralı işi ne? C- Ne ile anılmak istiyorum? Bu soruların cevapları doğrultusunda hedefinizi belirleyin. (K.T.Ü. Kamu Yönetimi- Ahmet Eren - Rize’nin gelmiş geçmiş en iyi valisi) Hedefinizi açık bir şekilde ifade edin. Hedefinizi yazıya dökün ve bu yazıyı görebileceğiniz yerlere koyun. Zaten biliyoruz demeyin. Beyniniz söylenenleri değil, kendisine gösterilenleri gerçekleştirir.

2.      Strateji geliştirmek: Hedefini gerçekleştirmek için sahip olması gereken donanım ne? Şu anda ne kadarına sahipsin? Aradaki farkı nasıl kapatacaksın? Bu üç soru üzerinden strateji geliştirin. Önce ihtiyaç listenizi çıkarın ve ihtiyaçların ne zaman karşılanacağını, nasıl karşılanacağını belirleyin.

Öğrencilik profesyonel bir meslektir. Sıradan bir iş değildir. Sıradan bir işmiş gibi davranırsanız sıradan sonuçlar alırsınız. Profesyonel davranırsanız profesyonellerin elde ettiği sonucu elde edersiniz. Profesyonel davranış dört aşamada gerçekleşir.

 

I-VİZYON(HEDEF):   Ders çalışarak gerçekleştirmek istediğin, ulaşmak istediğin sonucu net bir şekilde ifade et. Simgeleyerek çalışma masasının üzerine yerleştir.

II-TEKNİK BİLGİ: Ders çalışmanın esaslarını iyi bilmek gerekir. Ders çalışma üç temele dayanır. A–Tekrar: Her gün işlediğin konuları tekrar et. Tekrar edilmeyen bilgi öğrenilmemiştir. Tekrar öğrenmenin gerçekleşmesini sağlar. Zaman ve özgüven kaybını önler. B-Program: Hangi dersi ne zaman çalışacağın, ödevleri ne zaman yapacağın belirli olmalı. Belirsizlik başarının önündeki en büyük engeldir. İnsan vücudunun iç satından yararlanarak dersleri hep aynı saatte yaparsan anlama şansını artırırsın. Planlı çalışmak neye ne kadar zaman ayırdığını görmeni sağlamakla beraber en büyük yararı neleri ihmal ettiğinin farkına varmanı sağlamasıdır. C-Ön Hazırlık: Ön hazırlık yaparsanız dersi derste anlamanız kolaylaşır. Akşama evde tekrar ettiğinizde de öğrenme tam olarak gerçekleşmiş olur.

 

III-STRATEJİ: Vizyonumuzun gerçekleşmesi için sahip olmamız gerekenler belirlenir. Şu an bulunduğumuz nokta ile ulaşmamız gereken nokta arasındaki fark tespit edilir. İhtiyaç listesi oluşturulur. İhtiyaçların hangi metotla, ne zaman giderileceği ve yararlanılacak kaynaklar belirlenir.

İhtiyaçların giderilmesi için bir zaman takvimi(program) oluşturulur.

 

IV-PROFESYONELLİK RUHU: Profesyonellik ruhuna sahipseniz tutkulu ders çalışıyorsunuz demektir. İlim önce kalbe iner. Akıl sadece bir araçtır. Ders çalışmak kafa işi değil yürek işidir. Ders çalışmak için bir nedeniniz olmalı. Nedeniniz ne kadar güçlü ise o kadar tutkulu ders çalışırsınız. Davanıza, çevrenize, milletinizi, insanlığa hizmet etmek için bir hedefiniz varsa, kendiniz için yapacağınız çalışmadan daha iyi bir çalışma yaparsınız. İnsan kendi içinde hapsolunmamalı. Kendinizi değerli hissetmenizi sağlayacak yüksek değerlere tutunursanız, yükselmeniz kolaylaşır. Büyük düşünün. Büyük hedefleriniz olsun. Büyük hedefleriniz olsun ki, büyük adımlar atabilesiniz. Öğrencilik sizin hobiniz değil, mesleğiniz. Mesleğinize hobinizmiş gibi davranırsanız ilerleyemezsiniz. Olumsuz şartlara odaklanmak amatörlerin işidir. Mazeretleri hedefinizin önüne engel olarak koymayın. Hedefinize odaklanın. Engellere odaklanarak onları büyütmeyin. Başarınıza, gerçekleştirmek istediklerinize odaklanın. Unutmayın neye odaklanırsanız o büyür. İşinizi coşkuyla, sevgiyle, büyük bir aşkla yapın. Bunu gerçekleştirdiğinizde öğrenmeniz kolaylaşacak ve eğlenceli bir hal haline gelecektir.

3.      Kendinle Anlaşma Yap: Vizyonunuzu belirledikten sonra, bir lider gibi kendinizle anlaşma yapın. Çünkü siz dünyadaki en büyük organizasyonun liderisiniz. Dünyada insandan daha büyük bir organizasyon yok. Ve siz o organizasyonun liderisiniz. Hedefinize ulaşmak için yapacağınız çalışmaları madde madde yazın. Kâğıt üzerinde yapacağınız bu anlaşmayı “Yukarıda belirtilen anlaşma maddelerine sadık kalacağıma namusum ve şerefim üzerine yemin ederim” şeklinde bitirin ve altına imzanızı atın. Yaptığınız anlaşmayı sürekli görebileceğiniz bir yere asın. Vizyonunuzu ve yaptığınız anlaşmayı çevrenizle paylaşın. Öyle ki çevrenizdeki herkesin sizi gördüğünde yapacağı ilk iş size hedefinizi hatırlatmak olsun. Size isminizle değil de unvanınızla hitap eder duruma gelsinler(Dr. Ahmet, Türkçe Öğretmeni Mehmet, vb.).  Unutmayın siz kendinize sürekli olarak ne olduğunuzu söylüyorsanız ve bütün gün neyi düşünüyorsanız, siz osunuz. İstediğin şey hakkında ne kadar çok şey konuşursan, o şeye kavuşma olasılığın o kadar artar.

4.      Ölçüm: Belirli zaman dilimlerinde hedefinizin neresinde olduğunuzu ölçün. Stratejinizi gözden geçirin. Her hafta Salı günü ve ya her ayın 15. günü belirlediğiniz saatte ölçüm yapabilirsiniz. Her sabah, “Vizyonuma ulaşmak için bugün ne yapacağım?” diye düşünebilirsiniz. Yine her akşam; “Vizyonuma ulaşmak için bugün ne yaptım?” diye kendinize sorabilirsiniz.

5.      Gururlu Anlarını Kutla: Hedefine doğru attığın her adımın farkında ol ve attığın o adımdan dolayı kendini tebrik et. Bu davranış senin başarılarına odaklanmanı sağlayacaktır. Başarına odaklanman öz güvenini artıracak, o da başarının büyümesini sağlayacaktır. Kendinle başarıların üzerine konuşmazsan kaybetme olasılığın artar.

Yaşadığınız günün son gününüz olduğunu düşünürseniz, sürekli en yüksek önceliklerinizle uğraşırsınız. Hayatınız için bir anlamı olmayan işlerle zamanınızı harcamazsınız. Bu da sizin hayat kalitenizi artırır. Hayatımızın kalite düzeyi için en küçük davranışlarımız bile büyük önem arz eder. Çünkü hayatımızın şeklini belirleyen o küçük davranışlarımızdır. Dolayısıyla hayatımızın her anı, bir bakıma en önemli andır. Çalıştığınız yazılıya, “diploma notumu bu belirleyecek” diye bakarsanız en iyi çalışmanızı yaparsınız. Zaten sizin diploma notunuzu belirleyende aldığınız o notlar değil mi?

Tek ayağın öbür ayağının üzerindeyken gideceğin yere varamazsın.” Özdeyişinde ifade edildiği gibi eğer bir işi gerçekleştirmek istiyorsak, o işe en yüksek düzeyde önem vermeli, ona odaklanmalıyız. Yapmak istediğimiz iş için, yapılması gerekenleri,Yapılması gerektiği gibi yapmalıyız. Eğer bu noktada gayret edersek,Başarı bizi ziyaret etmekten zevk duyacaktır. Yüreğinizi ortaya koyduğunuz hiçbir işten eli boş dönmezsiniz. Hayallerinin gerçek olmasını isteyen kişinin yapması gereken tek şey, en yüksek amaçlarına odaklanmaktır. Kendin için, değer verdiklerin için, insanlık için bir şey yap; En yüksek amaçlarına odaklan. Geçmişe, geleceğe değil; şimdiye odaklan. Çünkü etki edeceğimiz tek alan şimdidir. Şimdiye odaklanırsak, yaptığımız işe odaklanırsak; geçmişe ve geleceğe farklı bir pencere açabiliriz. Şimdiye odaklanarak açtığımız pencerelerden pişmanlıkları, başarısızlıkları, yenilgileri asla göremezsiniz. Bu pencere dolu dolu geçen zaman şarkısını, kaliteli yaşanmış bir hayatın öyküsüyle beraber size takdim edecektir.

Öğrenmenin sınırlarını bazen biz belirleriz. “Ben matematikten anlamam” dediğinde matematik konusunda yapacağın çalışmaları engellemiş olursun. Sürekli öğrenme ile ilgili koyduğumuz sınırları yukarı doğru zorlamalıyız. Başlangıçta zor gelen konuların zamanla kolaylaştığına kesinlikle tanık olacaksınız. Klasik ifadeyle, “Yere düştüğümüzde değil, pes ettiğimizde yeniliriz” Hayatınızda yenilgilere yer vermeyin. Yanı asla pes etmeyin. Unutma fazgecenler başarıya asla yakın bile degillerdir.

Sevmediğiniz kişiye âşık olmazsınız. Âşık olmadığınız kişiyi görmek için hiçbir zahmete katlanmazsınız. Ama ya birde âşık olmuşsanız… Derslerinize âşık olmanız inanılmazları gerçekleştirmenizi sağlar. Âşık olmanın ilk adımını biliyorsunuz. Sevgi. Dersleri sevmenizin de bir yolu var. Sevdiğiniz derslere karşı gösterdiğiniz tutumu, diğer derslerde de taklit ederseniz, işe yaradığını göreceksiniz.

Aşkın olduğu yerde bende varım” diyorsanız, başarılarınızdan dolayı alkışa tutulacaksınız. Unutmayın başarı yürek ister.

NASIL BAKARSAN ÖYLE GÖRÜRSÜN / İSTENMEYEN KIZ COCUGU

kiznamazda Hiç bin aynalı bir saray gördünüz mü?
Aynaların gerçekleri olduğu gibi gösterdiğini anlamak için seçilmiş bir hikaye...
Hindistan’da yüksek bir dağın doruğunda bin aynalı bir saray vardı. Günlerden bir gün bir köpek dağa tırmandı, merdivenlerden çıkıp bin aynalı saraya girdi. Sarayın bin aynalı salonuna geçtiğinde bin tane köpek gördü. Korkarak tüylerini kabarttı, kuyruğunu bacaklarının arasına sıkıştırdı, korkutucu hırıltılar çıkararak dişlerini gösterdi. Ve bin köpek de tüylerini diktiler, kuyruklarını bacaklarının arasına alıp korkunç sesler çıkartıp dişlerini gösterdiler. Köpek paniğe kapılarak odadan kaçtı. Ve o andan itibaren bütün dünyanın tehlikeli, korkunç köpeklerle dolu olduğuna inandı...
Bir süre sonra bir başka köpek gelip dağa tırmandı. O da merdivenlerden çıkıp bin aynalı saraya girdi. Sarayın bin aynalı salonuna geldiğinde bin tane köpekle karşılaştı ve çok sevindi. Kuyruğunu salladı, neşeyle oradan oraya zıpladı ve köpekleri oynamaya çağırdı. Köpekler de neşeyle kuyruklarını sallayarak oradan oraya zıpladılar. Bu köpek saraydan çıktığında dünyanin dost ve sevecen köpeklerle dolu olduğuna inanıyordu...


     kızcocugu                                                                     İSTENMEYEN KIZ COCUGU

Genç kadın, bebeğin güzelliği karşısında büyülenmiş gibiydi.

 Kıvırcık sarı saçları, iri mavi gözleri, kalkık bir burun ve küçük kırmızı dudaklarıyla bir kartpostalı andıran bebek, kadının şimdiye kadar gördüğü en canayakın kız çocuğuydu. Onun ipek yanaklarını doya doya öpmek ve cennet kokusunu içine çekmek için eğildiğinde:
- Dokunma bana... diye bir ses duydu. - Beni okşamaya hakkın yok senin.
Kadın korkuyla irkilip etrafına bakındı. Bebekle kendisinden başka içerde kimse yoktu. Aynı sesi tekrar duyduğunda bebeğe döndü. Aman Allah’ım!.. Yeni doğmuş gibi görünmesine rağmen konuşan oydu.
- Bana yaklaşmanı istemiyorum. - diye devam etti. - Hemen uzaklaş benden.
Kadın, biraz olsun kendini toplayarak:
- Çocuklarımız hep erkek oluyor. - dedi. - Onlar da güzel, ama kız çocukları başka. Bu yüzden seni öpmek istedim.
- Beni öpemezsin. - diye ağlamaya başladı bebek - Benim de seni öpemeyeceğim gibi.
- Neden? diye sordu kadın. - Neden öpemezsin ki?
Bebek, hıçkırıklara boğulurken:
- Bunun sebebini bilmen gerekir - dedi. - Düşünürsen mutlaka bulacaksın.
Kadın, neler olup bittiğini hatırlamak üzereyken kendine geldi. Özel bir hastanenin en lüks odasında yatıyor ve narkozun tesirinden midesi bulanıyordu. Aile dostları olan tanınmış doktor, odayı dolduran çiçeklerden bir tanesini vazodan çıkartıp kadına uzatırken:
- Geçmiş olsun hanımefendi - dedi. - Başarılı bir kürtajdı doğrusu. Ha! Sahi, kızmış aldırdığınız

paraya güvenmek ??

arayaguvenme Gelen kişi, şehrin en zenginlerinden biri değilse bile, hatırı sayılır tüccarları arasındaydı.
Adam, alime: “Size bir maruzatım var” dedi. “Ben hacca gitmek istiyorum. Bunun için, sene boyu kenarda üçyüz altın biriktirdim. Acaba bu para rahatlıkla gidip gelmem için yeterli olur mu?” Alimin cevabı şuydu: “Bu para rahatlıkla gidip gelmen için yeterli olmayabilir.” Bunun üzerine, adam: “Peki öyleyse,” dedi. “Biraz daha biriktirir, seneye giderim.” Adamın medreseden ayrılmasının üstünden fazla bir zaman geçmeden, bu kez, ayağında çarık, elinde küçük bir bohça ile sade halli bir derviş alimin ziyaretine geldi. “Fazla durmayacağım” dedi derviş. “Allah nasip ederse, hac için yola düştüm. Diyeceğin, istediğin birşey var mı?” Alim: “Yolun açık olsun. Oralara bizden de selam götür, dua et bizim için” dedi, sonra da kucaklaşıp vedalaştılar. Öğrenciler, yarım saat içinde gördükleri bu iki manzara karşısında şaşkına dönmüşlerdi. İçlerinden birisi: “Hocam” dedi, “Tüccar geldiğinde, ‘Hac için üçyüz altın yetmeyebilir’ dediniz. Bu adamın ise belki bir altını bile yok. Ama ona yolun açık olsun dediniz.” Alim şu cevabı verdi: “Çünkü tüccar, parasına güveniyordu. Üçyüz altının başına ne geleceğini, yetip yetmeyeceğini ben garanti edemem. Ama derviş, ‘Allah nasip ederse’ diyerek yola koyulmuş. İnanıyorum ki, güvendiği Allah onu yolda bırakmayacaktır.”

asıl kör ve sagır benim

aslkorbenim asıl kör benim

Allahım, sen çok büyüksün.

Sıcak bir yaz günü idi. Kanada dağlarındaki küçük yazlık evimizden karşı tepedeki Helen Keller’in evine doğru yürüyordum. Her ikimizin evi arasındaki yamaçta güzel, zümrüt gibi bir ormanlık uzanıyordu. Bizim evden uzatılan düz bir tel bu ormanı katederek Helen Keller’in evinin kapısında son buluyordu. Helen, bize gelmek veya ormana kadar uzanmak istediği zamanlar, bu tele tutunarak yolunu bulurdu. İlk dönemeci döndüğüm zaman onun da tele tutunarak yamaçtan aşağıya inmekte olduğunu gördüm. Hayatının sonuna kadar karanlığın ve sessizliğin esiri bu parlak yüzlü kadının yürüyüşünü olduğum yerden takip etmeye başladım. Ormanı geçti, tam önümdeki açıklıkta bir katır tırnağı yığınının yanına geldi ve durdu. Yere eğildi; bir avuç çiçek koparıp kokladı. Yüzünü güneşe doğru çevirdi. Sessiz dudaklarından, “Aman Allah’ım! Ne fevkalade” kelimeleri hareket halinde aktı. Yüzünde geniş bir tebessümle yanımdan geçip gitti. Gözlerimden akan yaşları avuçlarımla sildim; çünkü bu bayırlar, bu bitkiler bana şimdiye kadar hiç bir zaman ‘fevkalade’ görünmemişti. Halbuki ormandaki harikaları, gökyüzünü ve dağları görebilecek gözlere, çılgın nehirlerin ahenkli akışını ve ağaç tepelerinde şarkı söyleyip ıslık çalan rüzgarın sesini duyabilecek kulaklara sahiptim. Allahım, sen çok büyüksün. Bana cesaretin ve güzelliğin en büyük dersini insanüstü bir kadının görmeyen gözleri ve işitmeyen kulakları ile verdin...

Hikaye Zamanı / Kayıp Trenin Penceresinden....

trenebakmak Kayıp Trenin Penceresinden...



Etrafta oynayan çocuklar görebilmek, duyguların henüz gelişmemiş tomurcuklarına ortak olmayı istemek ancak elini uzattığında çoktan o sahneyi geçmiş olduğunu fark etmek. İsyan etmeye çalışmak fakat tiyatro kapısındaki nöbetçilere takılmak...

Susamışlığın sınırlarını zorlayan kediciklerin sinercesine ağlamalarını duyan bir yaşlı annenin onlara ulaşacak gücü olmadığındaki boyun bükmesini yaşamak...

Yaratıkların çok yakınında olduğunu bilmek, arkandaki yoldaşlarının yavaşça, ensende hissettiğin nefeslerinin verdiği tuhaf bir cesaretten sonra, bir an yoldaşlarının da aslen insan kılığına girmiş birer mahluk olabileceği düşünce karmaşası anında güvensizlik duygusunun içindeki kayıp güven...

Sahtecilik oyunlarının en sahte bölümüne gelmişken yırtılan hayallerin umutsuzluğuyla bir an etrafına bakınmak, oyunu terk etmeyi istemek ancak kasaya olan borçları yüzünden ayağa kalkıp gidememek...

Hayatının her döneminde içinde gizli-gizli filizlenmiş bir armağan alma güdüsü gitgide büyürken, hediye niyetine uzatılan gerçeklerin aslen birer hiç, o hiçlerin ise koskocaman birer gerçek olduğunu anlamak...

Çok soğuk bir kompartımanda, hücrelerinin yavaş-yavaş ısı durumuna uyum gösterdiğini hissederken camdan baktığında güneşi görebilmek fakat sadece görebilmek. Isısını hissedememek...

Üzülmenin bile yüreğinin bir onur taşıdığını, onursuz hissetmenin bile onurunu görebilirken boynu dimdik gezen içi boş kıyafetlerin dehşetine kapılmışken onuruyla yürüyen birinin elbisesizliğine kırgınlaşmak...

Yüzlerce nokta görürken aralarından bir tane virgülün gözüne çarpması, ancak yaklaştığında virgülün kuyruğunun sadece renkleriyle aldatmaya çalışan, parlaklığıyla sahtekarlığını sofraya sunmaya hazırlanan bir kumaş parçası olduğunu fark etmenin, hem diş gıcırtısı eşliğinde hem de gülümseyerek, hiçbir şey yokmuş gibi devam etmeleri...

Gözlerini dumanın ve uykusuzluğun kızarmışlığına esir bırakmışken, uzaklarda, birkaç istasyon geride bıraktığı gençliğin özlenmişliğiyle yorgunluğun yıkılmalarını tadarken gördüğü narin bir ceylanın ihtişamıyla bir an geride bıraktığı istasyonlara döndüğünü sanıp heyecanlanırken trenin uzun bir tünele girmesi ve koca bir karanlık...

Çok güzel bir müzik sesinin ahengini ruhuna karıştırmış, elini yanağına koyup kulağı yavaşça, şefkatle okşayan notaların yırtılmış hayallerini tamir edebileceği umuduna kapılmayı bile göze almaya hazırlanırken tren raylarının gıcırdamasıyla beyninde kurmayı düşlediği hayallerin kayıp düşlerin hükümdarlıklarına bir yeni öğe olarak eklenmesi...

Bir trende olmak,
Nereye gittiğini bilmeden,
Hangi istasyonda o trene bindiğini ve daha kaç istasyon sonra ineceğini hatırlamadan,
O an kimsenin senin nerde olduğunu bilmediğinin az bulutlu hissizliklerini hissetmek,

Kayıp trenin penceresinden bakmak...

aktaran:Ali Günindi